Sayfalar

1 Temmuz 2016 Cuma

Türkçe Ezan

 Yakın tarihimizle ilgili en meşhur meselelerden birisi ezanın Türkçe okunmasıdır. 1932 ve 1950 yılları arasında ezan Türkçe okunmuştur.

 Ezanın Türkçe okunması fikri aslında Türk milletine yabancı değildir. Çünkü Ali Suavi, Ziya Gökalp gibi aydınlar bunu dile getirmişlerdi. Ziya Gökalp görüşlerini şöyle ifade ediyor:

 "Bir ülke ki, camiinde Türkçe ezan okunur.
Köylü anlar manasını namazdaki duanın
Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kuran okunur
Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda'nın
Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın."

Türkçe Ezan

 Ezan ilk defa  30 Ocak 1932’de Hafız Rıfat Bey tarafından Fatih Camii’nde okundu. 3 Şubat 1932’deki Kadir Gecesi’nde de Ayasofya Camii’nde Türkçe Kur’an, tekbir ve kamet okundu.
 Ezanın Türkçe okunması dinde Türkçeleşmenin en önemli adımlarından bir tanesidir. Ama ne yazık ki Türk milletinin anladığı dilde ezan okunmasını sağlayan bu uygulama 16 Haziran 1950 tarihinde kaldırılmıştır.

Felah Meselesi

  Ezanın Türkçeleştirilmesine karşı olan birtakım kişiler neden “felah” (kurtuluş) kelimesi Türkçe olmadı diye eleştirirler. Hem Türkçe oldu diye eleştirip hem de bu Türkçe değil diye eleştirmek de biraz garip doğrusu.

 Kendilerine güya Atatürk bu sözcüğün anlaşılmasını istememiş. Peki Atatürk bu sözcüğün anlaşılmamasını isteseydi, ezanın hiç kimsenin anlamadığı Arapça halinde bıraksaydı daha az yorucu olmaz mıydı?

 Bu “felah” konusunu Atatürk’ün uşağı olan Cemal Granda şöyle anlatıyor:
Bu arada Ezan’ın da Türkçe okunması üzerinde duruluyordu. Bu devrim de başarılmıştı sonunda. Artık müezzinler minarede “Allah-ü Ekber”  yerine  “Tanrı Uludur”  diye sesleniyorlardı.

Ezanın Türkçe okunmasının kararlaştırılışı sırasında din adamlarıyla, hafızlarla çeşitli görüşmeler yapılmış, onların da düşünceleri alınmıştı.

Ezan’daki bütün   Arapça   sözcükler   atıldığı   halde “Ferah’a  bir  karşılık  bulunamamıştı…  ‘Haydi Felâh’ın  nasıl  değiştirileceği  tartışılıyor,   fakat   kimse   bunun karşılığını bulamıyordu. Felah kurtuluş anlamına geliyordu.

Haydi kurtuluş” dense,  bu deyim çok garip kaçacak, dinin kudsallığıyla da bağdaşmayacaktı. Kurtuluş denince akla hemen İstanbul’da Rumların çoğunlukta   bulunduğu  eski  Tatavla   semti  geliyordu.

Son çare olarak  Atatürk’e   başvurdular.
Bu  konuda ileri sürülen  düşünceleri  teker  teker  dinleyen  Atatürk te  “Felâh”a  bir  karşılık  bulunmamış  olacak  ki :
-Bu da Felah kalsın…  Diye bu işi sonuca bağladı.*

*“Atatürk’ün Uşağı’nın gizli defteri” Cemal Granda, (Turhan Gürkan, Fer Yayınları, 1971)


Kaynakça
https://tr.wikipedia.org/wiki/Türkçe_ezan

29 Haziran 2016 Çarşamba

Mehmet Akif, Şapka ve Mısır Ziyaretleri

 Yakın Tarihimizle ilgili meşhur bir mesele Mehmet Akif’in Mısır’a kalıcı olarak gitmesidir. Peki Mehmet Akif Mısır’a neden gitmiştir? Bu konuyla ilgili olarak en fazla bilinen sav Şapka Kanunu’na uymamak için gitmesidir. Peki bu sav doğru mudur?

 Mehmet Akif Mısır’a ilk kez 1914 yılında Mısırlı dostu Abbas Halim Paşa’nın onun yolculuğunu  karşılaşmasıyla gitmiştir. Bu ziyarette iki ay kadar Mısır ve Mekke’de kalmıştır.

 1923 yılının Ekim ayında yine dostu Abbas Halim Paşa’nın davetlisi olarak Mısır’a gidip yedi ay orada kalmıştır. 1924 yılında tekrar yurda dönen Akif bu yılın sonunda tekrar Mısır’a gitmiştir. 1925 yılının Mayıs ayında tekrar yurda dönmüştür.
Abbas Halim Paşa


  Mehmet Akif en son 1925 yılının Eylül ayında Mısır’a gitmiş ve on bir yıl orada kalmıştır. 17 Haziran 1936’da yurdumuza dönüş yapmıştır.

  Mehmet Akif’in Eylül 1925’te Mısır’a gittiğini söyledim. Güya Akif’in muhalefet ettiği için gittiği söyledikleri 671 nolu Şapka İktizası Hakkında Kanun 25 Kasım 1925 tarihinde çıkarılmıştır. Peki Akif şapka için gitmediyse ne için gitti?

  Akif’in Mısır’a gitmesinin tek sebebi yoktur. Birden çok sebebi vardır. Bu sebepleri teker teker açıklayayım:
 Yakın dostu Şerif Kolaylı’nın (Neyzen Tevfik’in kardeşidir) anlattığına göre: “Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum ve işte bundan dolayı gidiyorum.”  demiştir kendisine.
 Bunun sebebi ise Şeyh Sait İsyanı sonrasında genç cumhuriyet haklı bir korku yaşıyordu. Daha kurulalı iki yıl olmadan büyük bir isyanla karşı karşıya kalmıştır. Bu sebepten ötürü muhaliflerin çevresinde toplanacağı düşündüğü kişilerin peşine takmıştır. Mehmet Akif’in bunu gururuna yedirememesi haklıdır ama genç cumhuriyetin tutunabilmesi için böyle uygulamalar gereklidir şüphesiz.

  Başka bir sebep ise Akif’in para sıkıntısı çekmesidir. Bu durumu da Yakında arkadaşı Yusuf Ziya Ortaç şöyle anlatıyor: “Safahat şairini Abbas Halim Paşa davet etmişti. Hayalindeki eseri, hele büyük bir aşk ile yazmak istediği ‘Selahaddin Eyyubi’ isimli manzum piyesi yaratabilmesi için geçim zorluğundan uzak, rahat bir hayat hazırlamıştı ona… İşte Akif’in seyahat sebebi.” 




Mehmet Akif Ersoy



  Diğer sebep ise Akif’in ağır eleştirilere uğramasıdır. Hasan Basri Çantay anlattığına göre: Çanakkale Zaferi’nin yıl dönümünde dönemin şairlerinden biri; “ Maalesef Çanakkale Şehitleri için güzel, şehitlerimizin şanına layık bir Türk şairi tarafından yazılamadı. Çaresiz Türk olmayan bir adamın şiirini okuyacağız.”  demiştir. Bu ırkçı yaklaşım Mehmet Akif’i derinden üzmüştür.

Mehmet Akif Ersoy Mısır'da

  Mehmet Akif daha sonra Mısır’dan yazdığı mektupların birinde: “İhtiyarımla çekildiğim şu inziva aleminde…”  ifadesini kullanmıştır.*

  İşte Akif bu sebeplerden ötürü Mısır’a  gitmiştir. 

·        * Yusuf Turan Günaydın, Mehmet Akif’in Mektupları, Ankara, 2009, syf 125

Kaynakça
Meydan Sinan, Panzehir, İstanbul, 2015, syf 113, 114, 115, 117, 121
Meydan Sinan, Öteki Mehmed Akif Vaiz, İstanbul, 2015, syf 199, 200, 201, 202, 203

5816 Sayılı Kanun Meselesi

Tam adı Atatürk Aleyhinde İşlenen Suçlar Hakkında Kanun olan halk arasında Atatürk’ü Koruma Kanunu olan 5816 sayılı kanundan bahsedeğim bu yazıda. İlk önce kanunun tarihçesine bakmadan önce kanun ne diyor ona bakalım.
5816 sayılı kanun:
Madde 1:
-  Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
-  Atatürk'ü temsil eden heykel, büst ve abideleri veyahut Atatürk'ün kabrini tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten kimseye bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezası verilir.
- Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçları işlemeye başkalarını teşvik eden kimse asıl fail gibi cezalandırılır.
Madde 2:
-  Birinci maddede yazılı suçlar; iki veya daha fazla kimseler tarafından toplu olarak veya umumî veya umuma açık mahallerde yahut basın vasıtasiyle işlenirse hükmolunulacak ceza yarı nispetinde artırılır.
-  Birinci maddenin ikinci fıkrasında yazılı suçlar zor kullanılarak işlenir veya bu suretle işlenmesine teşebbüs olunursa verilecek ceza bir misli artırılır.
Madde 3:
- Bu Kanunda yazılı suçlardan dolayı Cumhuriyet savcılıklarınca re'sen takibat yapılır.
Madde 4:
-        Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
Madde 5:
- Bu Kanunu Adalet Bakanı yürütür.


Bu meşhur kanun için birtakım kişiler bir kalksa da Atatürk’ün yaptığı şeyleri halka anlatsak derler. Bazıları bu kanunu Atatürk’ün, İnönü’nün çıkardığını düşünecek kadar tarih bilmezdir. İşin aslı ise şudur: Bu kanun 25 Temmuz 1951’de kabul edilmiş, 31 Temmuz 1951 yılında yürürlüğe girmiştir. Kanun teklifi de Demokrat Parti’den gelmiştir. Her ne kadar Atatürk’ü pek sevmeseder de DPliler bu kanun ile Atatürk’ü seven halkın oylarını da almayı hedeflemişlerdir. İnönü’ye karşı da büyük bir koz olmuştur bu kanun.

Dönemin Demokrat Parti başkanı ve Başbakanı Adnan Menderes



1946 yılında kurulan Demokrat Parti'nin logosu


Fetih Kutlamasının Tarihçesi

 29 Mayıs 1453 günü Fatih Sultan Mehmet’in önderliğindeki Osmanlı ordusu Bizans’ın merkezi olan İstanbul şehrine girdi. Böylelikle İstanbul’u fethetmiş oldu. Bizim tarihçilerimize göre bu olay Orta Çağ’ı bitirmiş ve Yeni Çağ’ı açmıştır. Bizim tarihimiz açısından çok önemli olan bu olay ilk defa 1910 yılında kutlanmıştır.

 II. Abdülhamid zamanında bu fetih kutlanılmak istenmiş ama padişah “Rum vatandaşlar rencide olur diyerek” izin vermemiştir. Bu gerekçeyi II. Abdülhamid’in doktoru olan Atıf Hüseyin Bey’in notlarından öğrendim.

 Olay ilk defa 11 Haziran 1910’da kutlanmıştır. Evet İstanbul’un Fethi ilk başlarda 29 Mayıs gününde kutlanmazdı. Aslında kutlanırdı da Rumi olarak 29 Mayıs’ta kutlanırdı. Miladi takvimde ise bu tarih 11 Haziran gününe denk düşer.

  Aktarılanlara göre ise en büyük fetih kutlaması 1914 yılında olmuştur. Yüz binlerce insan yağmura rağmen kutlamalara katılmıştır. Bugünün bayram olarak kutlanması O dönem iktidarda olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bir hizmetidir. Milli olayların birleştiriciliğine inanan cemiyet bu günü çoşkuyla kutlamıştır.

  1914’teki kutlamada partinin kurucularından olan Cemal Paşa şu konuşmayı yapmıştır:
'Bir milleti yükselten nedir?'
"Vatandaşlar, Türklük ve Osmanlılık ve İslamiyet alemini temsil eden Osmanlıların, bugün Türklerin en büyük hakanının mübarek kabri önünde kemal-i hicapla toplanan milletin bu utançtan kurtulması, ancak çok çalışmakla mümkündür. Ben hayatımda, büyük Fatih'in çocukluğunda geçirmiş olduğu bir olaya her zaman çok büyük önem verdim... Bir gün, Hazreti Fatih'in hocası Akşemsettin-i veli, Fatih'in odasına hiddetle girdi. Fatih hazretleri böyle sopa ile gelmesinin sebebini sorduğu zaman hocası, 'Eğer çalışmazsan seni döveceğim' dedi. Ey gençlik! Size hitap ediyorum. Eğer siz de çalışmazsanız Fatih'in ruhu sizi sopa ile dövecektir... Bir milleti yükselten iki şeydir: Biri dimağındaki ve diğeri kolundaki kuvvettir. Dimağındaki kuvveti uyuşanlar yalnız maddiyat ile boğuşurlar. Dimağında kuvvet olanlar ise ilim ile uğraşanlardır. Bizler daima ilme doğru gitmeli, dimağımızla uğraşmalıyız. Böyle yaparsak, her şey hasıl olur ve millet servete nail olur. Bize donanma lazımsa onun için para bulur. Ümit edelim ki, gelecek sene bugün buraya geldiğimiz zaman, bugünkü hataların silindiğini görür ve buna mukabil birçok yeni övünülecek vasıflar ile geliriz ."




Kutlamalarla ilgili bir diğer bir bilgi ise fethin 500. Yılı olan 1953 yılında Adnan Menderes başkanlığındaki hükümet Yunanistan ile olan ilişkileri bozmamak adına kutlamalara katılmamışlardır. 

Kaynakça 
https://groups.google.com/forum/#!topic/merakediyorum/jeWMTj2Hpa4
http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/1085066-abdulhamid-rumlar-uzulurler-diye-fetih-kutlamalarina-izin-vermemisti


11 Haziran 2016 Cumartesi

Kamal İsmi ve Atatürk'ün Türkçeciliği

Kültür, dünya üzerinde bulunan her milletin önemli bir parçasıdır. Kültürün omurgasındaki en önemli parçası ise hiç şüphesiz ki dildir.

 Kurtuluş Savaşı başarıya ulaşmıştı ama asıl savaş şu an başlıyordu. Milletin nitelikli bir “kültür devrimine” ihtiyacı vardı. Özellikle dilimiz Arapça, Farsça ve son dönemlerin etkisiyle Fransızca kelimelerden ibaretti. Türkçe dersaadet denilen İstanbul’da neredeyse konuşulmuyordu. Türkçe köylerde tabiri caizse taşrada konuşulan bir dil haline gelmişti. Dilin bu hale gelmesinde hiç şüphesiz ki yönetenlerin ve onların yanındaki şairlerin, yazarların ağdalı Arapça, Farsça’dan oluşan bir dil kullanmasıdır. Dilimiz  halkımız ve onların içinden çıkan şairler, yazarlar sayesinde kendini korumayı  başarmıştır. Tüm bunların farkında olan Atatürk Arap, Fars etkisinde olan Türk dilini bir nevi kurtarmak için 12 Temmuz 1932’de Türk Dil Kurumu’nu kurdurtmuştur. Bu kurum Türk dilini araştırmış, yeri geldiğinde de yeni kelimeler türetmiştir. Atatürk bu kurumun çalışmalarını yakından takip etmişti. Bunun yanı sıra açı, kare gibi geometrik terimlerden tutunda kutsal, subay, önemli, erdem vb. kelimeleri dilimize kazandırmıştır.

İsminin Kamâl olarak yazıldığı kimliği


  Atatürk şu an bile tartışılan Kamâl ismini ilk defa 4 Şubat 1935’te bir seçim bildirgesinde kullanmıştır. Yani Atatürk Türkçeleşme için ilk önce kendi adını feda etmekten çekinmeyip, öz Türkçe olan ve kale, ordu gibi anlamalara gelen Kamâl adını almıştır. Bana soracak olursanız Atatürk’ün dil adına yaptığı önemli çalışmalardan biri de budur.

 Birtakım kişiler ise  bu değişiklikten dolayı ona Yahudi demiş ve İslam düşmanı olduğu iftirasını atmaktan gocunmamamıştır. Eğer Atatürk  bir İslam düşmanı olsa idi, kendisine verilen ve İslami literatürde çok ayrı bir yeri olan Gazi sıfatı isminden söküp atardı ama ömrünün son günlerine kadar Atatürk’e çevresindeki kişilerin Gazi dediğini biliyoruz.


  Atatürk  halk  arasında  Kemal olarak bilinmesine rağmen Türkçeleşme uğruna daha önce de belirttiğim gibi adını öz Türkçe olan Kamâl ile değiştirmiştir. Ama ne yazık ki daha sonraları Atatürk, Kemal adını kullanmaya devam etmiştir.